Çelik Hukuk Bürosu

Çelik Hukuk Bürosu Adalet için hukuk

08/09/2021

Yasa kılığında yasa döneminde yaşıyoruz. Ne diye yasa çıkarma gereğini duyuyorsunuz ki?

31/10/2015

İçişleri Bakanı Anayasal dayanağı olmayan bir tasarrufta bulunarak DBP'li Belediye eş Başkanlarını görevden almaya devam ediyor. Batman'da daha da ileri giderek toplu bir şekilde DBP'li belediye ve il genel meclisi üyelerini görevden aldı.
Belediye Başkan'ı ve seçilmiş belediye/il genel meclisi üyelerinin yargı kararı olmadan görevden alınmaları mümkün değildir. Anayasanın 127/4.maddesinde bu husus düzenlenmiştir. Buna göre "Mahalli idarelerin seçilmiş organlarının, organlık sıfatını kazanmalarına ilişkin itirazların çözümü ve kaybetmeleri, konusundaki denetim yargı yolu ile olur." denilerek yargısal denetimin esas olduğu belirtilmiştir.
İçişleri bu konudaki yetkisi sınırlıdır. İçişleri Bakanı Yerel yönetim organ veya üyelerini "görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, İçişleri Bakanı, geçici bir tedbir olarak, kesin hükme kadar uzaklaştırabilir." DBP'li belediye eş Başkan'larına getirilen suçlamalar görevleriyle ilgili bir suçlama değildir. Başka bir deyişle seçimle gelmiş bir organ veya üyenin geçici de olsa görevden alınması için göreviyle ilgili bir suç işlemesi gerekir. Onlara isnat edilen suç "öz yönetim" ilan etmek şeklindedir. Bunu da terör yasası kapsamında yürütmektedir. Böyle bir suçlamanın görevle bir ilgisi yoktur. Bu nedenle "öz yönetim" ilan edildi diye bir belediye Başkan'ı geçici de olsa görevden alınamaz.

07/06/2014

GEZİ "DÜŞMANI" YENDİ KENDİSİNE YENİLDİ
Neoliberalizasyon denilen olgunun Türkiye gibi ülkelerdeki ideolojik karşılığı, küresel muhafazakarlıkla bağı yokmuş gibi yerel muhafazakarlığı kendisine payanda yapmış olmasıdır. 24 Ocak 1980'de verilen ekonomi ile ilgili kararlar ekonominin neoliberal anlayışlar çerçevesinde yeniden düzenlenişi ise 12 Eylül 1980 askeri darbesi bunun siyasal ve toplumsal zeminin oluşturulmuş olmasıdır. Bunun kökeni daha önceki askeri darbelere kadar gider bundan amaçlanan da siyasetin sağ muhafazakarlaştırılmasıdır. Sağ muhafazakarlaştırmanın ilk hedefi Türkiye sağıydı. Bu bakımdan AKP, sağ muhafazakarlığın zirve noktasıdır. Neoliberalasyonun AKP döneminde en parlak dönemini yaşaması bu dönemde olmuştur. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri CHP de dahil olmak üzere sol adına siyaset yaptığını ileri süren sol, sosyalist ve kendisini liberal demokrat olarak görenler dahi siyasetin sağ muhafazakarlaşmasına uyum göstermişlerdir. Bunun en bariz örneği CHP'de yaşanan "çarçaf açılımı" ve "cemaatle işbirliği"dir. Sol ve sosyalistler kendi başlarına bir siyaset üretemedikleri için CHP'de oluşan bu yeni siyasete eklemlemekten başka bir şey yapmamışlardır. Onlar, CHP'de yaşanan bu sağ muhafazakarlığı içselleştirirken, Kürt Siyasal Hareketinin küresel muhafazakarlıkla ilişkisi olmayacak şekilde İslamiyet konusunda adım atmasını sorun olarak görmüşlerdir. Bu konuda KSH'ne yoğun eleştiriler getirmişlerdir.
Gencer Çakır'ın "Gezi Romantizminden Çıkmak" yazısı bu bakımdan "CHP'nin kendi içindeki muhafazakar müteddiyen çoğunluk" için attığı adımlardan farklı bir öneri getirmiyor. Bu da sol ve sosyalistleri CHP'ye daha fazla "mahkum etmekten" ötesine götürmüyor. 30 Mart seçimlerinde Sırrı Süreyya Önder'e karşı Sarıgül lehine "tatava yapma bas geç" denilmesi bunun örneklerinden biridir. Bu söylem HDP içinde siyaset yapanlar arasında dahi göründü(Zeynep Gambeti)
Yazının başında da belirttiğim gibi neoliberalizasyonun siyasal toplumsal payandasını oluşturan 12 Eylüle karşı en büyük direnişi KSH göstermiş ise, ikincisi ve en büyüğünü de Gezi göstermiştir. Gezi, 12 Eylülün oluşturduğu ekonomik, siyasal ve toplumsal "sağcılaştırmaya" en büyük başkaldırıdır. Bu açıdan Gezi, "komün" "romantizm" "Gezi Ruhu" adına ne varsa hak ediyor. Her şeyden önce sağ muhafazakar siyaset Gezi ile görünür hale gelmiştir. Hem de "çıplak şiddetiyle" birlikte. AKP'nin kendisini "iktidardaki mağdur" gösteren maskesi inmiş, "iktidardaki hegemon" olduğu ortaya çıkmıştır. Gezi ile ortaya çıkan en önemli sonuçlardan biri de "Anti kapitalist İslam'ın" çıkışıdır. Bu önemli çıkışa rağmen, geniş İslami çevrelerin AKP'ye bağlı kalmaları üzerinde düşünülmesi gerekiyor. Gezi'ye başından sonuna kadar sadık kalan, alanı terk etmeyip İstiklal'de Sokak iftarı açan Anti kapitalist müslümanlar(AKM) dahi kendilerini daha fazla sağcılaştırmayı düşünmezken, sol adına çözüm yolunun "sağ muhafazakarlık" açılımında görülmesi açmazı gözler önüne seriyor. Anti Kapitalist Müslümanlar, bu tavırlarıyla sol ve sosyalistlerle dayanışmanın ötesinde ilişkiye hazır olduklarını göstermiş olmalarına rağmen, buna Gezi'nin ruhuna uygun bir karşılık verilmemiştir. AKM, Gezi'yi hiç bir zaman "Kürtler Gezi'de var mıydı, yok muydu?" şeklinde bir anlayışla yaklaşmamıştır. Bu nedenle KSH'nin öncülüğünde Diyarbakır'da düzenlenen "Demokratik İslam Konferasına" hem çağrıcı hem de bileşen olarak katılmışlardır. Gezi'de kendisini ifade eden muhalefet gücünün etkili olabilmesi için müttefik arayışında AKM'lar kadar başarılı olmadıkları görülmektedir. AKM'lar, Kaba AKP karşıtlığı yerine KSH ile irtibat yolunu aramakla Gezi'den çıkışın yol ve yöntemini gösterdiler. Ancak Gezi'nin zayıf örgütsel yapısı AKM'ları dahi mücadelesi içinde tutmayı başaramadılar. Geride kalan da "romantizmi" dahi hak etmeyecek hale gelen bir "cüruftan" öte anlama geldiği anlaşıldıkça Gezi'nin yarattığı ruhun, "korkunç bir anı" haline geldiğini gördükçe bir daha Gezi'ye kalkışma ruhlarını kaybedeceklerdir. Gezi aslında yenilgiye uğramadı, Gezi, karşısındakini yendi ancak kendisine yenildi. Paris Komünü, karşısındakine yenildi ancak yenilgilere karşı direniş ruhunu daima canlı tuttu. Paris Komünün tüten dumanlarından 1917 Ekim Devrimi çıktı. Sonrasında karşı devrimler olsa da "devrimler koskoca yüzyıla damgasını" vurdu. Bu devrimin biri yakınımızda, içimizde yaşanıyor. Bu da Kürdistan devrimidir.

30/01/2014

KÜRTLERİN İFADE VE ÖRGÜTLEME ÖZGÜRLÜĞÜ HEDEFTE
Kürtlerin ifade özgürlüğü ve örgütleme hakkı hep engellendi. KCK adı altında yapılan operasyonların öncelikli hedefi Kürtlerin haklarını bireyselliğe hapsedip kolektif haklarını engellemektir. Üstüne üstlük bunu devletin şiddet aygıtlarını(arama, yakalama, tutuklama, tecrit) kullanarak yapıyor.
Devlet, Kürtlerin kolektif haklarını engellerken, onlara karşı kollektif cezalandırmaktan vazgeçmiyor. Tamamen düşmanca bir anlayışla bir suçlama konusunda araştırma yaparken suç ve cezanın şahsiliği ayaklar altına almaktadır. Örneğin yakalama amaçlı arama kapsamı hukuka aykırı bir şekilde en az 9-10 kişinin yaşadığı evin her yeri aranmaka, suçlama ile ilgili olmayan kişilerin kişisel eşyası, kitapları ve bilgisayarlarına el konulmaktadır.
Ortada suç belirtisi olmadığı halde, sırf Kürtlerin yasal örgütlerinde yer aldıklarından hareketle telefonları dinlenmekte, bulundukları ortamları izlenmektedir. Öncelikle soyut bir suçlama oluşturulmakta sonradan o suçlamaya uygun delil arayışına girilmektedir.
En çok başvurulan yollar ortam dinlenmesi, teknik takip ve iletişimin dinlenmesi ve kayıt alınmasıdır. Bunlardan ortam dinlenilmesi keyfiliğe en açık yöntemdir. Hedef bir yer olduğu için rastgele bir kişi adı kullanılıp o kişinin adına mahkemeden karar çıkarılmakta, karar çıkarıldıktan sonra en azından bir ay boyunca bir kişi hakkında alınan kararla yüzlerce kişinin bulunduğu ortam dinlenilerek delil elde etme yoluna gidiliyor. Onların gözünde bir Kürt hakkında karar alınması diğer Kürtler hakkında da karar alınması anlamına geliyor. İşin ilginç bir yanı da çoğu zaman hakkında ortam dinlenmesi kararı verilen kişinin o ortamda bulunmasına gerek de duyulmuyor. KCK İstanbul Ana Davasında böyle çok karar ve ortam dinlenmesi vardır.
Yasalara göre teknik takip ya da ortam dinlenmesi kararı kimin hakkında alınmışsa onun hakkında uygulanmalıdır. Hakkında karar alınan kişi o toplantıda bulunmuyorsa o ortam dinlemesi hukuka aykırı olur. Bu fark edildiği halde aynı kararla değişik günlerde izleme yapılmaya devam ediliyor ya da izleme kararı yenileniyor. Her defasında 1-3 ay şeklinde uzatılmasına karar verildiği düşünüldüğünde 20'den fazla kez uzatma kararları verildiği de dikkate alındığında bu uygulama yıllarca sürebilmektedir.
Normalde ortam dinlenilmesi kararı alınması için suç işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesini gösteren deliller olmalıdır. Başka şekilde delil elde etmek de mümkün olmamalıdır. Ondan sonra ortam dinlenmesi kararı alınabilir. Genel olarak KCK dosyalarında soyut bir söylemle ""KCK üst düzey yöneticilerinin o toplantıya katılacakları" iddiasına dayanılıyor. Bütün teknik takiplerin gerekçesi budur. Bunun gerçekle bir alakası yoktur. Çünkü polis gerçekten o toplantıya katılanların KCK üst düzey yöneticileri olduğunu biliyorsa baskın yapıp yakalama imkanına sahiptir. Aslında polis, kendisi de bunun gerçek olmadığının farkındadır. Buna rağmen her teknik takibin gerekçesi bu oluyor.
Soruşturmanın yönünü polis belirlediği için savcı ve hakimi kolayca ikna edebilmektedir. Polis ne diyorsa doğrudur anlayışıyla hareket eden savcı ve hakimler nasıl gerekçesiz arama, teknik takip kararları veriyorsa aynı şekilde tutuklama kararları da verebiliyorlar.
KCK davalarında görülen önemli bir ihlal de kişisel bilgilerin ve yazılara el konuluyor olmasıdır. Bunların içinde günlükler, mektuplar, kitaplardan el yazısıyla yapılmış alıntılar çoğunluktadır. Bunlar döküman adı altında alınmakta, okunmakta, yorumlanmaktadır. Çoğu zaman aleyhte delil olarak kullanılmaktadır. Oysa bir kişinin kendi özel defterine yazdığı yazılar bir başkasıyla paylaşılmadıkça burada yazılı olanlar ifade özgürlüğü kapsamındadır. Kişi nasıl ki, kafasında her türlü düşünceyi taşıma, oluşturma hakkına sahipse bu düşüncesini yazıya dökmesi, resim yapması da aynıdır. Defterler, ajandalar araştırılıyor özellikle el yazıları ne varsa el koyun emri verilmiştir. Örneğin gazetecinin haber taslağını yazdığı bloknot, bir BDP'linin okuduğu kitaplardan yaptığı alıntılar dahi suç delili olarak görülmüştür. Bir kağıt parçasının belge düzeyine gelebilmesi için hele silahlı örgütle ilgiliyse bu kağıdın başka bir örgüt üyesine iletilmek üzere hazırlanması gerekir. İçeriğinin yazışma/haberleşme şeklinde olması gerekir.
Devlet, kendisi koyduğu kurallar uymuyor, suç olarak tanımlanmış hususları idari/polis kararıyla ağır suç kapsamına alabiliyor. Kişilerin hukuksal güvencesi ayaklar altında bunu dile getirmek de ayrı bir suç kabul edilerek suç duyurusuna konu olabiliyor. Avukatlar da bundan nasiplerini alarak kişilerin savunma hakkı da kolektif bir şekilde engelleniyor.

14/12/2013

Kendi içinde muhalif olmak, dışa karşı uysal olmak. Aslında kendi içindekine muhalif olmak bir anlamda sorumluluğundan kaçmak ve kaytarmaktır. Kendi dışındakine katılma isteği olup da bunu yapamamaktır. Dışa karşı oluşan enerji harekete geçmediği zaman bu enerji içeriye doğru harekete geçer. Bu da içerde kırılganlığa neden olur. O kişi kendi toplumunda barınma imkanını kaybeder. Kendisi dışındaki kesimler için de o toplumun(karşı) bir bireyi olarak görüldüğünden ne o, onları kabul eder ne de onlar, onu kabul eder. Karşı görüşte bulunanlar onu hep karşıt görüşün mensubu gibi görmek ister. O da kendi kesimiyle arasının iyi olması bile karşı tarafa karşı o toplumun bir üyesiymiş gibi hareket etmeye devam eder. Ama aslında onun arkasında duracak kimsesi olmayan biridir.
Kendi içinde muhalif olmak ona yetmez ve onu tatmin etmez. İşi o kerteye getirir ki, kendi kendine muhalif olmaya başlar. Kendi kendisiyle hesaplaşır. Asıl kavga da budur. Aslında başlangıçta yapılması gereken de budur. Tüm kavgalardan sonra son kavgayı kendi kendisine karşı yapmak en zor durumdur. Ondan sonrası yoktur. Ya da onun için yoktur. Bu zorluklara doğru gider. Bunun sonu intihara kadar gidebilir. İntihar kendi kendisini cezalandırma değil mi? Ya da cezalandırılmaktan korkmak değil mi?

18/11/2013

"Hayvan Çiftliği" George Orwell
İnsanların hayvanlarla ilişkisi yerleşik düzene geçişinden öncedir. Tarıma geçiş insanlık için ilk devrimdi. Ondan önce insanlar yiyeceklerini hayvanları avlayarak sağlıyorlardı. Doğal yaşamda vahşi hayvanlarla baş edebilmek de kolay değildi. Tarım devriminin en önemli yönlerinden biri hayvanların insanlar tarafından evcilleştirilmesidir. Böylece insanlar evcilleştirdikleri hayvanların verdiği ürünlerden yararlanmakta, kendi işini kolaylaştırmak için onların gücünden yararlanmaya başlamıştır. İnsanın hayvanlar üzerinde egemenlik kurması anlamına gelen bu durum günümüze kadar gelmiştir. İnsanın gündelik hayatı, geçimi, yaşam koşulları içinde yer alan hayvanların bir gün insanlara karşı örgütlenip ayaklanacakları hiçbir zaman insanların aklına gelmez. George Orwell, Hayvan Çiftliği romanında insanların baskı ve zulmüne karşı ayaklanan hayvanları alegorik bir anlatımla konu yapmıştır. Romanda insan karakterleri olsa da romanın asıl kahramanları hayvanlardır. Yoğun hayvan metaforları kullanılarak işçi sınıfının burjuvaziye karşı ayaklanıp devrim yapması ve yönetime gelişi konu edinilmiştir. İnsanların doğa ve hayvanlar üzerindeki denetimi ile özel mülkiyetin gelişimi arasından doğrudan doğruya ilişki vardır. Özel mülkiyetin eşitsiz bir şekilde dağılımı, özel mülkiyete sahip olanların, özel mülkiyete sahip olmayanlar üzerinde hegemonya kurmanın yolunu açmıştır. Temel çelişki olan insan/doğa çelişkisi yerini toplumsal/sınıfsal çelişkilere bırakmıştır. Bu insan /çelişkisinin olmadığı anlamına gelmez. Tersine farklı/uzlaşmaz sınıfların, ulusların, devletlerin ve toplulukların uzlaşma arayışlarının yoğun olduğu günümüzde insan/doğa çelişki yeniden temel çelişki durumuna gelmiştir. Çevre ve doğal yaşamı savunan anlayışların yoğunluğu bu çelişkiye gösteren hususlardan biridir. Türkiye’de dahi Gezi olaylarının çıkışının çevre duyarlılığı kökenli olduğu gerçeği dikkate alındığında doğanın yok oluşunun insanın yok oluşu olduğu bilincinin ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkmıştır.

10/11/2013

Profesörlerin dolandırılması olayına alaycı bakış bir anlamda aydınların zaafını ortaya koymak ve bu zaaf üzerinden onları küçük düşürmek amacı güdülmektedir. Adeta bakınız sizin itibar ettiğiniz profesörlerin öyle bildiğiniz gibi zeki değiller. Topluma böyle bir anlayış verilmeye çalışılıyor. Onu dolandıranın cahil biri olduğu da gündeme getirilerek bu durum pekiştiriyor. Aslında profların da aydınların da çoğunluğu siyasetten ve toplumdan uzaktırlar. Yetiştikleri koşullar kendilerini sürekli olarak mesleklerine vermeleri onların toplumla ilişkilerinde gelişmeyini de beraberinde getiriyor. Çoğu hangi partiye oy verdiğini dahi gizleme yolunu seçerler. Belirli bir siyasi anlayışın temsilcisi veya destekçisi olarak görülmek istemezler. Kendi özel yaşamlarına zarar gelmemek şartıyla kimin iktidar olduğu da onları çoğu zaman ilgilendirmez.
Siyaset dışı profesör/aydın kavramının açılması gerekir. Aslında otoriter rejimlerin yerleşmesinde bunların büyük etkisi vardır. Benim yaşam alanıma dokunmayın ben de yaptıklarınız karşısında sessiz kalacağım. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubatta bu politikleşmemiş kişilikler ön plana çıkarılışı bunların siyasette haşır neşir olmalarının zirve yıllarıdır. Normalleşme döneminde bu kişiler yeniden kendi dünyalarına dönerler.
Siyaset dışı büyük bir kitle vardır. Bunlar çoğunlukla önemli semtlerde yaşarlar. Adeta kendilerine özgü bir dünyada kendilerine özgü bir dünyada kendilerine özgü arkadaş ortamlarında yaşarlar. İktidarda kim var çoğu zaman bunlar için önemli değildir. Kendilerine dokunulmadığı sürece kendi kabuğundan kafasını çıkarmayan kaplumbağa gibidirlr. Ancak bunların çocukları farklıdır. Baba ve annelerinin içe kapanıklığını, duyarsızlığını artık kabullenmiyorlar. Bu tavırlarıyla az da olsa onları sokakla tanıştıranlar çocukları oldu. Gezi'de olan da buydu. Siyaset dışı kalan kesimlerin siyasetle tanışması ancak bu eskiden farklıydı. Sivil bir arayış vardı. Bu aynı zamanda iktidarda bulunan AKP'nin eskisi gibi rahat olmayacağı anlamına geliyordu. İşte imdada dolandırıcılar yetişti bakınız

10/11/2013

Nerede yaşarsa yaşasın Kürtlerin dramı vardır. Yoksulluğun en çok olan yer nasıl ki Kürdistan ise metropollerin en yoksulları da Kürtler oluyor. Bu nedenle en ağır işler en ucuz bir şekilde Kürtlerin payına düşer. Sistemle bütünleşip onun bir parçası haline gelen çok az sayıda Kürdü bir tarafa bırakalım ezici çoğunluk yoksulluk içinde yüzmeye devam ediyor. İstanbul'da Tuzla tersanelerinde, büyük inşaatlarda, trafikle iç içe çöp toplayan, peyzaj düzenlemesi yapan, kumla kot yıkama işinde çalışmak zorunda kalıp da yirmisinde ölümü tadan hep Kürt işçiler oldu. İstanbul ve büyük şehirlerin dışına taşınmaya başlandı. Şimdi Kürt kendi ülkesinde aynı tehlikenin içinde. Tarım işçisi, mevsimlik işçisi de olsa kaderi değişmiyor. Kayıtsız ve sigortasız olarak çalıştırılmaya devam ediyor. Onun varlığı ya bir iş kazası sonucu ya da bir kamyonun kasasında can verdiğinde fark ediliyor. Şanlurfa'da trafik kazasında ölen 6 işçi yine Gaziantep'te yanarak can veren işçiler... Bunlara bakıldığında çoğunluğunun sigortası bile bilinmiyor aldığı ücret de asgari ücretin altındadır. Memleketim de işim olsun da varsın ücreti az olsun diyerek kötü koşullara teslim olmanın dayanılmaz sonucu da ölüm oluyor. Ölümüyle geride kalanlara bağlanan maaş onun yaşarken aldığı maaştan daha fazla oluyor. Yaşarken ailesine yapamadığı desteği ölerek daha fazla yapıyor bu işçiler ancak onların yaşam şansı sıfıra iniyor. Buna benzer örnekler Zonguldak'ta oluyor. Maden kazasında iş kazasında ölen her işçi yeni birinin işe alınması anlamına geliyordu. Kürdistan'daki koşullar daha da kötü. Pakistan, Bangladeş gibi bir durum var. Sigortasızlık ve kayıtdışılık rekor sayıda...
Kötü olan sadece işçilerin durumu değil, toplumda büyük bir yozlaşma ve yabancılaşma da yaşanıyor. Rant başını almış gidiyor. Mafyalaşan bir toplum, mafyalaşan aşiretlerle karşı karşıyayız ve bunların beslendikleri kaynak da yoksulluk.

21/10/2013

Küresellik-yerellik, yerelin de yerelliği veya küreselliğin küreselliği
Toprağı en küçük parçalara ayırsanız bile toprak ayrı bir ürün vermez. Bir makineden koparacağınız bir parça vida gibi o makineyi işlemez duruma getirir. Bu nedenle makinenin kusursuz işlemesi için basit parça/ana parça ayrımı yoktur. Küçücük bir parça olan vida makinenin işlemesi için zorunludur. Tarım toplumu ile endüstri toplumu arasındaki en büyük fark budur. Tarım toplumu gerektiğinde bir saksı içinde dahi ürününü yetiştirebilir. Bunu devam ettirmesi için ertesi yıl için tohum tanelerini saklaması yeterlidir.
Endüstrileşme/küreselleşme tarımı da endüstrileştirdi. Endüstrileşme ile tarımda kullanılan tohum da onun denetimine geçmektedir. Bu tohum tek kullanımlıktır. Bundan elde edilen üründen ertesi yıl için tohumluk ayırmak mümkün değildir. Ürünün içindeki üreme yeteneği yok edilmiş bir ürün. Bu da tarımsal toplumların küreselleşmeye mahkum edilmesi tıpkı bir cıvatası eksik makinenin çalışmayışı gibi. Bu büyük bir karşı devrimdir. Hayvancılık için de böyle bir durumu olduğunun düşünülmesiyle bunun sonucunda meydana gelecek olan felaketten öte kıyamettir. İşte bu durumda yerelliklerin ayakta kalışı örgütsel duruşla mümkün olabilir. Onun da dinamikleri yok edilmiş gibidir.
Sosyalizm sonrası küreselleşmeci sosyalist anlayışın yerine kapitalizm yoluyla sosyalizm düşüncesi aşılanarak bu birliktelik yok ediliyor. Yerel toplulukların çatıştırılması, ayrıştırılması bu oyunun en önemli yönüdür. Devrim diye sunulanın da bundan öte anlamı yoktur. Bunun ötesi koşulsuz teslim olmak, kapitalizmin çirkin bir bileşeni olabilmeyi kabullenmekten geçer. Tıpkı Çin'de, Wietnam'da, Pakistan'da, Malezya'da olduğu gibi.
Yerelin paralısı da parasızı da küreselleşmecilerin çıkarına koşulmaktadır. En trajikomik durumunda olanlar ise parasını elinde bulunduranlardır. Kazandıkları paralarla sistemi döndürüyorlar. Parayı yine sistem içinde kullanıyorlar. Finans-kapitalin büyüyüp tüm toplumu egemenliği altında tutmada önemli bir rol oynuyorlar. Batının krizine çözüm oluyorlar. Milyarlarca dolar ödeyip İngiltere'de futbol kulübü satın alıyorlar. Öyle sanıldığı gibi bunlar sadece Ortadoğu'dan çıkmıyorlar. Rusya'dan, Çin'den, Brezilya'dan çıkıyorlar...
Güney Amerika'da olanlar devrim mi? Chavez bir devrimci mi? Bunlar tipik birer sosyal demokratlardır. Neden Sovyetlerin olduğu dönemde(Küba hariç) Güney Amerika diktatörler tarafından yönetiliyor da Sovyetlerin çöküşünden sonra diktatörler yıkıldı da yerine bu tür yönetimler başa geldiler. Bunu salt bir halk hareketi, halkın eğilimi demekle geçiştiremeyiz. Bunun içindeki yeni yapılanma, yeni politikaları görmek gerekiyor. Türkiye'de İslamcı hareketlerin yükselişi neyse Güney Amerika'da olan da budur. Zaten Güney Amerika'daki sol liderlerin en önemli özelliklerinden biri de katolikliğin etkinliğinin oluşudur. Güney Amerika'nın küresel ekonomiye katılışı bu yolla sağlanıyor. Görünüşte sancılı olsa da bunun gideceği yer küreselleşmedir. Ve bu öyle sanıldığı gibi gerçek anlamda muhaliflik getirecek durumda değildir.
Güney Amerika demek İspanya demekti. Bağımsızlık rüzgarı ile birlikte İspanya'dan kopan bu kıta İngiltere ve ABD'nin etkisi altına girdi. 2.Dünya Savaşından sonra bağımsız(?) devletlerin sayısı artıkça ABD'nin etkinliği de arttı. ABD bir anlamda BM haline geldi. BM'nin ABD'de oluşu onun tarafından finanse edilmesi tesadüf değildir. Ülkeler, BM kararı ile statü kazanabilmektedir. Bu da ABD'nin onayından geçmektedir.

Address

Güzelyurt Mevlana Mahallesi Fatih Caddesi No: 90 D: 7 Esenyurt/Istanbul
Istanbul
34000

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Çelik Hukuk Bürosu posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to Çelik Hukuk Bürosu:

Share