22/05/2026
Laf Başkadır, Söz Başkadır
Bu makale bir nevi anlayışsızlığın çığlığıdır.
“Okuduğunu Anlayanlar Çoğalsın Yarabbî”
“Koklaşarak mı anlaşacak insanlar, konuşmayıp ne yapacak?” diye soranlar olacaktır bu makaleyi okuyunca… Okumak, okuduğunu anlamak ve fikirlere saygılı olmak; “Acaba ne diyor?” diye düşünebilen insanlara benim sözlerim.
“Konuşmaktan vazgeçecek insanlık” derken; fikri olanlardan, soranlardan, sorgulayanlardan, okuyan ve okuduğunu anlamaya çalışan insanlıktan bahsediyorum. Yoksa okumayan, işine geldiği gibi yaşayan, hedefinde sadece daha çok yemek, daha çok gezmek ve daha çok kazanmak olan insanlar için harika bir gelecek var. Bu tip insanlar şimdiden zil takıp oynayabilirler.
Bizler, başta öğretmenler olmak üzere, bir kelime öğrendiğimiz insanlara karşı boynumuz kıldan ince yaşadık. Yalnız ve yalnızca bilgili insanlara saygı duyardık. İstanbul’da her semtin kültürüne göre kıyafetimize de davranışımıza da özen gösterirdik.
Şahsen ben, on sekiz yaşında Beşiktaş’tan Bebek’e, Boğaz boylarında gezmeye gitmeden önce arabamı yıkardım. Ütülü pantolon, ütülü gömlek veya tişört giyer, ayakkabımı boyardım. O yıllardaki bütün arkadaşlarım ve tanıdıklarım da aynı hassasiyetle davranırlardı.
Son zamanlarda tanık olduğum hâl ve hareketler ise bunun tam anlamıyla tersini gösteriyor. Seviye düştükçe rağbet artıyor.
Gerek görsel gerek dil, konuşma üslupları inanılır gibi değil. Bizler sahilde, otobüste, restoranlarda, yolda yürürken bile çevremizdeki insanları rahatsız etmeyecek şekilde konuşurduk. Büyüklerin yanında nasıl davranılması gerektiğini bilir, toplum içinde ölçülü olmaya dikkat ederdik.
Bugün ise bağıra bağıra konuşmalar, ölçüsüz taşkınlıklar, ellerdeki yiyeceklerin, içeceklerin, sigara izmaritlerinin ve paketlerinin pervasızca yollara atılması sıradan hâle geldi. Bebek dediğimiz yer İstanbul’un gözbebeği… Oralarda bile paha biçilemez araçlardan sigara izmariti ve içecek kutuları fırlatıldığını görmek artık şaşırtmıyor.
Toplum sanattan hızla uzaklaştı ve uzaklaşmaya devam ediyor. Sanattan uzaklaşmış toplumların hâl ve hareketleri de yukarıda kısmen anlattığım davranışlardır.
Siyaset keza sanatı çoğu zaman görmezden geliyor. “Getirisi yok” diye düşünüyor; gündelik hesapların, sloganların ve kısa vadeli çıkarların dışına çıkamıyor.
Sanata ve sanatçıya yer verilmiyor. Hatta konuşan aydınlarla, yazan insanlarla dalga geçiliyor. Az da olsa yapılan sanatsal faaliyetlerde çoğu zaman emeğe değil; paraya, makama ve güce yer açılıyor. Onların yakınlarının isimleri sokaklara, caddelere, parklara veriliyor. “Ne yapmış, hangi başarıya imza atmış?” diye sormaya bile çekinen bir toplum hâline geliyoruz.
Son zamanlarda beni en çok üzen konulardan biri de; hiç alakası olmayan yazılarımın ve şiirlerimin, hiç ilgisi olmayan insanlar tarafından üzerlerine alınmaları. Hatta bugün yaptığım bir paylaşımı silmek zorunda kaldım. Çok üzüldüm. Tesadüfen karşıma çıkan bir şiirimi yeniden paylaştım. Instagram sayfasındaki paylaşım tarihi: 18 Eylül 2018.
Fakat günlük siyasete kurban edildi. Hâlbuki uzaktan yakından günlük siyaset ile ilgili değildi. Yazarı, yani ben, o yazı üzerinden linç edilmeye çalışıldım.
Gerilere gidiyorum… Otuz yıl, kırk yıl önce; Nazım Hikmet’ten Necip Fazıl Kısakürek’e, Mahsuni Şerif’ten Can Yücel’e kadar nice isim, bugün söylense linç edilecek cümleler kurdu. Demek ki mesele sadece söz değil; anlayış meselesi.
Çoğunluğun eli dili ayar veriyor. Kimsenin yazmasını, düşünmesini, sorgulamasını istemiyor gibiler. Sosyal medya doğru kullanılsa; biraz olsun algıları açık insanların üniversitesi olabilirdi. Fakat maalesef bugün, akıl izan dışı ve edep haya sınırlarını aşan paylaşımların ne kadar rağbet gördüğünü üzülerek izliyoruz.
Tekrar soruyorum:
Böyle giderse “koklaşarak mı anlaşacak insanlık?”
Yediği yemeği, aldığı kıyafeti, arabasını paylaşanların; birbirlerinin çıkarı uğruna doğum günlerini kutlayanların ne kadar ilgi gördüğünü görüyor musunuz? Birbirlerini gerçekte tanımayan insanlar bile birbirlerine övgü dolu komplimanlar yağdırıyorlar.
Sevgili dostlarım, denemesi bedava…
Faruk Nafiz Çamlıbel’den Han Duvarları şiirini paylaşın. Ya da Ahmed Arif’in “Anadolu” şiirinden bir bölüm paylaşın…
Göreceğiniz ilgi sınırlı olacaktır.
Ama lüks bir arabanın önünde fotoğraf çektirin, altına da:
“Allah olmayanlara da versin, nasip oldu aldık.”
yazın…
İşte o zaman övgüler, alkışlar ve yorumlar havada uçuşacaktır.
Geldiğimiz nokta budur dostlarım.
Görsellik; düşüncenin, sanatın ve fikrin önüne geçmiştir.
Geçen gün kısa bir şiirimi paylaşmıştım:
“Aldığını buldum sayanları kimse mutlu edemez.”
Aman Tanrım…
Hiç alakası olmayan insanların tepkileri, karşı atağa geçip laf göndermeleri…
Ne acıdır ki bu laf cengâverleri, 20. kitabımın imza günü için tek satır yazma gereği duymayanlardan oluşuyor.
Laf diyorum dostlarım…
Çünkü laf başkadır, söz başkadır.
Bunun farkında olanlar da okuduklarını anlayanlardır.
“Sorun konuşan insanlar değil; okuduğunu anlamayan, düşünmeden yargılayan çoğunluğun giderek artmasıdır.”
Konuşursak, yazarsak ve paylaşırsak başımız beladan kurtulmayacak galiba…
Ama yine de vazgeçmeyeceğiz.
İnadına okuyacağız.
İnadına yazacağız.
İnadına türküler söyleyeceğiz.
Görsellerde değil, fikirlerde buluşacağız.
Bir Ahmed Arif dörtlüğüyle noktayı koyalım dostlar:
“Vurun ulan,
Vurun,
Ben kolay ölmem.
Ocakta küllenmiş közüm,
Karnımda sözüm var
Haldan bilene.”
Bir dahaki değişimde görüşmek dileğiyle…
Okuduğunu anlayanların çoğalması temennisiyle…
Sevgiyle kalın,
Sağlıcakla kalın,
Hoşça kalın.
Şair-Yazar ✍️
Adnan Yeşiltaş