17/05/2026
Cumhuriyetin İkinci Yüzyılında
Hukuk, Barış ve Demokratik Cumhuriyet
Av. İsmail DUYGULU
“Demokrasiden ve Hukuktan Yanayız,
Darbelere Karşıyız!”
Bir ülkenin geleceği yalnızca sınırlarıyla değil, hukukuyla belirlenir. Çünkü sınırlar haritada çizilir; fakat bir toplumun birlikte yaşama iradesi, adalet duygusuyla kurulur. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken Türkiye’nin önündeki temel mesele de tam burada düğümlenmektedir: Nasıl bir hukuk düzeniyle, nasıl bir toplum olarak yaşayacağız?
Bu soru yalnız siyasal iktidarların ya da parlamentoların değil; toplumun bütün kesimlerinin sorusudur. Baroların, üniversitelerin, sendikaların, gazetecilerin, gençlerin, kadınların ve en çok da yurttaşların sorusudur. Çünkü hukuk, yalnız mahkeme salonlarında uygulanan teknik kurallar bütünü değildir; aynı zamanda bir toplumun birbirine verdiği yaşama sözüdür.
Bu nedenle Antalya Barosu’nun yüz yılı, yalnız kurumsal bir geçmiş değil; savunmanın baskı, yıpratma ve yalnızlaştırma girişimleri karşısında ayakta kalma tarihidir. [ Antalya Barosu’nun kuruluş tarihine ilişkin ilk araştırmalar, Av. Ali Sanlı’nın Baro Başkanlığı döneminde, 1991 yılında yapılmış; Antalya Barosu arşivi ve Bakanlık arşivinin taranması sonucunda Baro’nun ilk kuruluş tarihinin 1926 yılı Mayıs ayının ilk haftası olduğu tespit edilmiştir.]
Bu satırların yazarı için de bu yürüyüş, dışarıdan izlenen bir tarih değildir. Antalya Barosu’nun yüz yıllık yürüyüşünün otuz yedi yılına bizzat tanıklık etmiş, bu mesleğin sevinçlerini, kırgınlıklarını, yalnızlıklarını ve direnç noktalarını yaşamış bir avukat olarak biliyorum ki, baroların tarihi yalnız başkanların, yönetimlerin ya da büyük davaların tarihi değildir. Bu tarih, çoğu zaman adı duyulmayan, alkışlanmayan, sessiz sedasız dosya taşıyan, duruşma bekleyen, müvekkilinin derdini kendi derdi bilen, adliye koridorlarında savunmayı ayakta tutmaya çalışan avukatların tarihidir.
Sessiz yürüyenlerin sesi çoğu zaman duyulmaz; oysa savunmanın gerçek omurgasını da çoğu zaman onlar oluşturur.
Cumhuriyet, kuruluş yıllarında büyük bir tarihsel kırılmayı temsil ediyordu. Saltanatın kaldırılması, yurttaşlık fikrinin gelişmesi, laik hukuk düzeninin inşası ve modern kurumların ortaya çıkışı önemli kazanımlardı. Ancak Cumhuriyet’in kuruluş paradigması aynı zamanda güçlü bir merkezileşme ve tekçilik anlayışını da beraberinde taşıdı. “Makbul vatandaş” tanımı dışında kalan farklı kimlikler, diller, inançlar ve toplumsal talepler uzun yıllar boyunca ya bastırıldı ya da yok sayıldı. Böylece hukuk, zaman zaman özgürleştirici olmaktan çok, devlet aklını koruyan bir güvenlik mekanizmasına dönüştü.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, hukuk ile demokrasi arasındaki ilişkinin sürekli gerilim altında yaşandığını göstermektedir. Antalya Barosu’nun 1926’dan bugüne uzanan tarihi, Türkiye’nin bütün kırılma anlarından geçmiştir. Tek parti dönemi, çok partili hayata geçiş, 27 Mayıs 1960 müdahalesi, 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 askeri darbesi, 28 Şubat süreci, olağanüstü hâl rejimleri, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasındaki güvenlikçi hukuk iklimi, yalnız siyasal kurumları değil savunma mesleğini de doğrudan etkilemiştir. Her darbe dönemi önce siyaset alanını, ardından basını, üniversiteyi, sendikaları ve nihayet savunmayı daraltmıştır. Çünkü savunma makamı ayaktaysa, hukuksuzluğun mutlaklaşması mümkün değildir. Bu nedenle Türkiye’nin demokrasi tarihi, aynı zamanda savunmanın darbelere, olağanüstü rejimlere ve hukukun araçsallaştırılmasına karşı verdiği var olma mücadelesinin tarihidir. Özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesi, yalnızca siyasal hayatı değil; toplumsal hafızayı da derinden etkiledi. Parlamento feshedildi, siyaset yasaklandı, işkence ve baskı yaygınlaştı; toplum korku ve sessizlik kültürüyle tanıştırıldı.
12 Eylül’ün en kalıcı mirası ise yalnızca 1982 Anayasası olmadı. Asıl miras, hukuk ile devlet arasındaki ilişkinin güvenlik merkezli biçimde yeniden kurulmasıydı. Yargı bağımsızlığının zayıflatıldığı, toplumun “tehdit” kavramı etrafında yönetildiği bu anlayış, sonraki yıllarda farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Bugün hâlâ Türkiye’de hukukun en temel sorunlarından biri, yurttaşın haklarını koruyan bir güvence sistemi olmaktan çok, devlet reflekslerinin bir uzantısı gibi çalıştırılmasıdır.
Oysa hukuk, korkunun değil güvenin kurumu olmak zorundadır.
Tam da bu nedenle Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında en temel ihtiyaç, demokratik cumhuriyet fikrinin yeniden düşünülmesidir. Demokratik cumhuriyet; yalnızca seçim yapılan bir rejim değildir. Aynı zamanda çoğulculuğun, ifade özgürlüğünün, eşit yurttaşlığın ve hukuk devletinin güvence altına alındığı bir toplumsal sözleşmedir. Yurttaşların kimlikleri nedeniyle dışlanmadığı; farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görüldüğü bir ortak yaşam modelidir.
Bugün Türkiye’de “barış” kavramı çoğu zaman yalnızca çatışmasızlık üzerinden tartışılıyor. Oysa gerçek barış, yalnız silahların susması değildir. Barış; insanların korkmadan konuşabildiği, düşüncelerini ifade edebildiği, hukuk önünde eşit hissedebildiği bir toplumsal zemindir. Çünkü hukuk sustuğunda yalnız mahkemeler değil, toplumun vicdanı da susar.
Bu nedenle demokratik cumhuriyet fikri ile barış düşüncesi birbirinden ayrılamaz. Eşit yurttaşlık olmadan barış kurulamaz; hukuk devleti olmadan da eşit yurttaşlık korunamaz. Kürt meselesi, ifade özgürlüğü, yerel demokrasi, kadın hakları, ekolojik kriz, inanç özgürlüğü ve toplumsal adalet gibi meseleler, birbirinden bağımsız değil; aynı demokratikleşme sorununun parçalarıdır.
Nitekim son yıllarda dünya ölçeğinde yaşanan gelişmeler de bize bunu göstermektedir. Güvenlikçi siyaset dili güçlendikçe hukuk daralmakta; toplumlar kutuplaşmakta; demokrasi yalnızca sandığa indirgenmektedir. Türkiye’de de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Barış talebinin kriminalize edilmesi, eleştirel düşüncenin baskı altına alınması, hukukun siyasallaşması ve ifade özgürlüğünün daraltılması, demokratik toplum fikrini zedelemektedir.
İşte tam bu noktada baroların tarihsel rolü yeniden önem kazanmaktadır.
Barolar yalnızca meslek kuruluşları değildir. Savunmanın örgütlü hafızasıdır. Yurttaşın hukuk karşısındaki son güvencesidir. Çünkü savunma olmadan adalet olmaz. Avukatın sustuğu yerde toplum da susar. Hukukun gerçek anlamı, yalnız iddia ve hükümde değil; savunmanın varlığında ortaya çıkar.
Bugün savunma makamına ve kamusal itiraza yönelen baskılar yalnız ceza soruşturmaları, disiplin tehditleri ya da mahkeme salonlarındaki müdahalelerle sınırlı değildir. Giderek daha görünür hâle gelen bir başka yöntem de, kamu yararına konuşanları, hak arayanları, gazetecileri, siyasal aktörleri, çevre savunucularını ve avukatları yıpratmaya dönük yargısal süreçlerdir.
Dünyada “SLAPP” [ SLAPP, Strategic Lawsuits Against Public Participation ifadesinin kısaltmasıdır. Türkçede “kamusal katılıma karşı stratejik dava” olarak kullanılmaktadır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin CM/Rec(2024)2 sayılı Tavsiye Kararı, SLAPP davalarını kamu yararına katılımı, eleştiriyi ve ifade özgürlüğünü yıldırma veya susturma amacı taşıyan kötüye kullanılmış yargısal süreçler olarak tanımlar. Avrupa Birliği’nin 2024/1069 sayılı Direktifi de gazeteciler, insan hakları savunucuları ve kamusal tartışmaya katılan kişilerin açıkça dayanaksız veya kötüye kullanılmış yargı süreçlerine karşı korunmasını öngörmektedir. Ayrıca bkz. Mekânda Adalet Derneği, Çevre İhtilaflarında SLAPP: Kamu Katılımına Karşı Stratejik Dava, 2023.] olarak adlandırılan bu davalarda amaç, çoğu zaman bir hakkı gerçekten korumaktan çok; kişiyi yargı sürecinin kendisiyle yormak, ekonomik olarak zorlamak, itibarsızlaştırmak ve kamusal alandan çekilmeye zorlamaktır.
Bu bakımdan SLAPP yalnız özel şirketlerin çevre, kent, emek ya da tüketici hakları savunucularına karşı açtığı yüksek tazminat davalarında görülmez. Hukuk devletinin zayıfladığı dönemlerde, ceza soruşturmaları ve kamu davaları da toplumsal muhalefeti, siyasal rekabeti ve savunma faaliyetini baskı altında tutmanın aracına dönüşmektedir. Ergenekon ve Balyoz gibi geçmiş dönemin kitlesel siyasal yargılamaları ile bugün siyasal aktörler, belediye başkanları, gazeteciler, avukatlar ve hak savunucuları hakkında yürütülen birçok dava, bu yönüyle “yargısal taciz” ve “stratejik yıldırma” tartışmasının içinde değerlendirilmelidir.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davalar da bu tartışmanın güncel örneklerinden biridir. Bir siyasal aktör hakkında yürütülen yargısal süreçler, seçme ve seçilme hakkı, ifade özgürlüğü ve demokratik temsil üzerinde caydırıcı sonuçlar doğuruyorsa, burada artık yalnız klasik ceza muhakemesi değil; kamusal katılıma karşı stratejik yargısal müdahale meselesi de gündeme gelir.
Bu tür süreçlerin, hak savunucularını yalnız yargısal baskıyla değil; ekonomik yıpratma, itibarsızlaştırma ve kamusal alandan çekilmeye zorlama etkisiyle baskı altına aldığı açıkça görülmektedir.
Avukatlar bakımından da benzer bir yıpratma mekanizması işlemektedir. Avukatın hak araması, ücretini talep etmesi, müvekkiliyle yaptığı sözleşmeye dayanması ya da savunma faaliyeti yürütmesi kimi zaman suç, haksız kazanç ya da mesleki kötülük gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Oysa avukatlık yalnız “kutsallık” söylemiyle taşınabilecek soyut bir ideal değildir. Avukatlık Kanunu’nun 34. maddesinde yer alan “kutsallık” vurgusu, savunmanın toplumsal önemini ifade etmek bakımından değerlidir; ancak bu ifade, avukatın emeğini görünmez kılan, ücret hakkını tartışmalı hâle getiren ya da mesleği fedakârlık mitine hapseden bir anlayışa dönüştürülmemelidir. Avukatlık aynı zamanda bir emek işidir; bürosu, gideri, riski, zamanı, zihinsel yükü ve ekonomik karşılığı olan bir meslektir.
Bu nedenle savunmanın güçlenmesi, yalnız avukatlığın “kutsal” olduğunun tekrarlanmasıyla değil; avukatlık emeğinin korunması, meslek mensuplarının ekonomik ve sosyal güvencelerinin tanınması, ücret hakkının suçlaştırılmaması ve mesleğe sendikal bir bakışın geliştirilmesiyle mümkündür. Avukatlık bir yandan kamu hizmeti, diğer yandan serbest meslek olarak tanımlandığı için bıçak sırtı bir denge üzerinde durmaktadır. Bu denge doğru kurulmadığında, özellikle genç avukatlar, bağımsız çalışan meslektaşlar ve ekonomik baskı altındaki savunma emekçileri sistem içinde öğütülmektedir. Baroların görevi, bu süreçlerde meslektaşlarının uzağında durmak değil; savunma emeğinin, meslek onurunun ve avukatın hak arama özgürlüğünün arkasında açıkça durmaktır.
Antalya’nın hukuk hafızasında, savunma faaliyetinin soruşturma ve dava baskısı altında yıpratıldığı acı örnekler de vardır. Osman Şanal’ın Antalya’da görev yaptığı dönemde yürütülen bazı soruşturma pratikleri, savunma hakkı, avukatlık mesleği ve yargı etiği bakımından uzun süre tartışılan örnekler arasında yer almıştır.
Nitekim daha sonra yargı kararlarına da yansıdığı üzere, avukatlık faaliyetinden doğan ya da avukatlık görevi sırasında işlendiği iddia edilen eylemler bakımından Avukatlık Kanunu’nun öngördüğü izin mekanizması, savunma mesleğinin kurumsal güvencesidir. Bu güvence, avukata ayrıcalık tanımak için değil; savunmanın ceza tehdidiyle baskı altına alınmasını önlemek için vardır. Bir avukat hakkında, daha önce soruşturulmuş ya da yargısal denetime konu edilmiş olayların yeniden ve farklı suç vasıflarıyla dava konusu edilmesi; yalnız bireysel mağduriyet yaratmaz, savunma mesleğinin tamamı üzerinde caydırıcı etki doğurur. Bu nedenle bu tür süreçler, yalnız geçmişte kalmış kişisel haksızlıklar olarak değil; savunmanın bağımsızlığını, hukuki güvenliği ve adil yargılanma hakkını ilgilendiren yapısal sorunlar olarak değerlendirilmelidir.
Bu yazının yazarı hakkında yürütülen soruşturma ve dava süreçleri de, savunma faaliyetinin baskı altına alınmasının ve avukatın mesleki varlığının yıpratılmasının kişisel olarak yaşanmış örneklerinden biridir. Bu nedenle Antalya Barosu’nun yüz yılı yalnız gurur duyulacak törenlerin tarihi değildir; aynı zamanda savunma makamına yönelen saldırıları, kumpasları, SLAPP niteliğindeki yıpratma süreçlerini ve meslektaş dayanışmasının eksik kaldığı anları da hatırlama sorumluluğudur.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin önünde iki yol bulunmaktadır.
Birincisi; güvenlik merkezli, tekçi, farklılıkları tehdit olarak gören ve hukuku devlet reflekslerinin aracı hâline getiren eski yolun devamıdır.
İkincisi ise; çoğulculuğu esas alan, eşit yurttaşlığı güçlendiren, ifade özgürlüğünü koruyan, yerel demokrasiyi geliştiren ve hukuku toplumsal barışın temeli hâline getiren demokratik cumhuriyet yoludur.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey tam da budur:
Korkuyla değil hukukla yönetilen bir ülke.
Sessizlikle değil sözle büyüyen bir toplum.
İnkârla değil eşitlikle güçlenen bir cumhuriyet.
Çünkü gerçek güç, farklılıkları bastırmakta değil; birlikte yaşama iradesini koruyabilmektedir.
Antalya Barosu’nun yüz yıllık yürüyüşü bize tam da bunu hatırlatıyor:
Bir kentte baro varsa, orada hâlâ itiraz vardır.
İtiraz varsa, hâlâ umut vardır.
Ve umut varsa, demokratik cumhuriyet fikri de yaşamaya devam ediyor demektir.