Duygulu Avukatlik Bürosu

Duygulu Avukatlik Bürosu Avukatlık Danışmanlık

04/07/2026
KYOK KARARINA İTİRAZ: HUKUKİ MÜCADELE HAKKI, SÜRE VE  YÖNTEM                                                            ...
31/05/2026

KYOK KARARINA İTİRAZ: HUKUKİ MÜCADELE HAKKI, SÜRE VE YÖNTEM

Av. İsmail DUYGULU

Herkes kendi hukuki mücadelesini verebilir. Bir hakkın aranması, mutlaka bir avukat aracılığıyla yapılmak zorunda değildir. Kişi kendisine gelen bir karara, tebligata veya işleme karşı kanunda öngörülen süre içinde itiraz edebilir, başvuru yapabilir, dilekçe verebilir ve hakkını arayabilir.
Ancak hukuk yalnız haklı olmakla yürüyen bir alan değildir. Hukuk aynı zamanda süre, usul, merci ve delil disiplinidir. Haklı olan kişi, süresinde başvuru yapmazsa hakkını kaybedebilir. Doğru yere başvurmazsa başvurusu sonuçsuz kalabilir. İddiasını somut delille desteklemezse, haklılığı dosyada görünmez hale gelebilir.
Bu nedenle kişi kendi hukuki mücadelesini verebilir; fakat usul kurallarına hâkim olmadığı noktada bir avukatın hukuki yardımından yararlanması çoğu zaman lehinedir. Herhangi bir ücret ödeme durumunda değilseniz ve üzerinize kayıtlı malınız, SGK kayıtlı işiniz yok ise bulunduğunuz yerin Barosuna başvurarak, adli yardım hizmeti de talep edebilirsiniz. Çünkü birçok hak kaybı, esasen hakkın bulunmamasından değil, hakkın zamanında ve doğru usulle ileri sürülmemesinden doğmaktadır.
Yurttaşların önemli bir bölümü, kendilerine gelen tebligatların hukuki sonuçları, başvuru süreleri ve kanun yolları konusunda yeterli bilgiye sahip değildir. Çoğu zaman tebligatın ne anlama geldiğini, hangi süre içinde hangi mercie başvurulacağını, hangi dilekçenin nasıl yazılacağını ve hangi delillerin gösterilmesi gerektiğini bilmemektedir. Bu bilgisizlik, ağır hak kayıplarına yol açabilmektedir.
Basit bir itiraz dilekçesiyle durdurulabilecek, denetlenebilecek veya yeniden incelenmesi sağlanabilecek birçok işlem ve karar, süresi içinde itiraz edilmediği için kesinleşmektedir. İnsanlar haklı oldukları halde susmuş sayılmakta, itiraz etmedikleri için kararı kabul etmiş gibi sonuçlarla karşılaşmaktadır.
Bu nedenle size bir karar, tebligat, ödeme emri, idari işlem, ceza muhakemesi kararı veya kovuşturmaya yer olmadığına dair karar, kısa adıyla KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA DAİR KARAR (KYOK), tebliğ edildiğinde ilk yapılması gereken şey, sürenin ne zaman başladığını ve ne zaman biteceğini tespit etmektir. Hukuki mücadelede ilk eşik süredir. Süre kaçırılırsa, çoğu zaman esas tartışmaya hiç girilemez.
KOVUŞTURMAYA YER OLMADIĞINA DAİR KARARLARA (KYOK) karşı itiraz süresi, CMK m. 173 uyarınca, kararın suçtan zarar görene tebliğinden itibaren iki haftadır. Uygulamada kimi zaman “15 gün” ifadesi kullanılsa da güncel kanun metni bakımından doğru ifade “iki hafta”dır. Bu süre kaçırıldığında karar kesinleşir ve aynı fiil bakımından yeniden kamu davası açılması ancak kanunda öngörülen istisnai koşulların varlığı halinde mümkün olabilir. Bu nedenle tebliğ tarihini not etmek, iki haftalık süreyi doğru hesaplamak ve dilekçeyi süresi içinde vermek ilk ve en önemli adımdır.
İki haftalık sürenin son günü hafta sonuna veya resmî tatile denk gelirse, dilekçe tatili izleyen ilk iş günü verilebilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: idari tatiller kural olarak adli süreleri kendiliğinden durdurmaz. Bu nedenle yalnızca “idari tatil var” düşüncesiyle süre hesabı ertelenmemeli; son günün gerçekten hafta sonu veya resmî tatile denk gelip gelmediği ayrıca kontrol edilmelidir. Aksi halde itiraz süresi kaçırılabilir.
İtiraz mercii, kararı veren Cumhuriyet savcısının yargı çevresinde görev yaptığı ağır ceza mahkemesinin bulunduğu yerdeki Sulh Ceza Hâkimliğidir. Dilekçe uygulamada genellikle “Sulh Ceza Hâkimliğine gönderilmek üzere” kararı veren Cumhuriyet Başsavcılığına sunulur. Kararı veren savcılığın bulunduğu yerde değilseniz, bulunduğunuz yerdeki Cumhuriyet Başsavcılığı aracılığıyla da dilekçenizi gönderebilirsiniz. Önemli olan, dilekçenin iki haftalık süre içinde verilmesi, hangi KYOK kararına itiraz edildiğinin açıkça yazılması ve talebin ilgili Sulh Ceza Hâkimliğine yöneltilmesidir.
Kovuşturmaya yer olmadığına dair kararlar bakımından da durum böyledir. Cumhuriyet savcısı bir soruşturma sonunda kamu davası açılmasına yer olmadığına karar verdiğinde, suçtan zarar gören kişi bu karara karşı süresi içinde itiraz edebilir. Bu itiraz, yalnızca “kararı kabul etmiyorum” demek değildir. İtiraz dilekçesinde, soruşturmanın hangi nedenle eksik bırakıldığı, hangi delillerin toplanmadığı, hangi tanıkların dinlenmediği, hangi belgelerin incelenmediği ve hangi işlemler yapılırsa kamu davası açılmasını gerektirecek şüphenin ortaya çıkabileceği gösterilmelidir.
Etkili bir KYOK itirazının özü şudur: Sorun delil yokluğu değil, delillerin toplanmamış olmasıdır.
Tanık dinlenmemişse, kamera kaydı getirtilmemişse, imza incelemesi yaptırılmamışsa, belge aslı celbedilmemişse, bilirkişi raporu alınmamışsa veya tarafların beyanları arasındaki çelişkiler giderilmemişse, soruşturma tamamlanmış sayılamaz. Bu durumda itiraz dilekçesi, savcılık kararının neden eksik soruşturmaya dayandığını açık biçimde göstermelidir.
Bir başka önemli nokta da “hukuki ihtilaf” gerekçesidir. Savcılıklar kimi zaman alacak, kira, senet veya sözleşme ilişkisi bulunan dosyalarda, olayın hukuk mahkemelerinde çözümlenmesi gerektiğini belirterek KYOK kararı verebilmektedir. Elbette her özel hukuk uyuşmazlığı ceza soruşturması konusu yapılamaz. Ancak sahte imza, sahte belge kullanımı, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma veya resmi makamlara gerçeğe aykırı belge sunulması gibi iddialar varsa, olay yalnızca “hukuki ihtilaf” denilerek kapatılamaz.
Bu nedenle itiraz dilekçesi, uyuşmazlığın özel hukuk boyutu ile ceza soruşturmasını gerektiren fiilleri birbirinden ayırmalıdır. Alacak ilişkisi ayrı, sahte belge iddiası ayrıdır. Kira ilişkisi ayrı, resmi makama sunulan çelişkili belge ayrıdır. Senet ilişkisi ayrı, senet üzerindeki imzanın sahte olup olmadığı ayrıdır.
Burada ayrıca önemli bir ayrımın altını çizmek gerekir. Türk Ceza Kanununun 1. maddesinde Kanunun amacının; kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi korumak, toplum barışını sağlamak ve suç işlenmesini önlemek olduğu belirtilmiştir. Bu nedenle ceza hukuku, taraflar arasındaki her anlaşmazlığı çözmek veya her mağduriyeti gidermek için kurulmuş bir sistem değildir.
Bir kişinin borcunu ödememesi, sözleşmeye aykırı davranması, komşusuyla yaşadığı bir anlaşmazlık, miras paylaşımındaki uyuşmazlık veya taraflar arasındaki sıradan bir alacak verecek meselesi her zaman ceza soruşturmasının konusu olmayabilir. Bu tür uyuşmazlıkların önemli bir bölümü hukuk mahkemelerinde, icra dairelerinde veya idari merciler önünde çözümlenmektedir.
Bu nedenle savcılığa şikâyette bulunmadan önce olayın gerçekten bir suç oluşturup oluşturmadığının değerlendirilmesi gerekir. Aynı şekilde, savcılık tarafından verilen her kovuşturmaya yer olmadığına dair karara da otomatik olarak itiraz edilmesi doğru değildir. Eğer olay özünde bir ceza hukuku sorunu değilse ve savcılık bu nedenle kovuşturmaya yer olmadığına karar vermişse, yapılması gereken çoğu zaman ceza muhakemesi yollarını zorlamak değil, uyuşmazlığın çözümüne uygun hukuk yoluna başvurmaktır.
Buna karşılık sahtecilik, dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma, tehdit, hakaret, yaralama veya kanunun suç olarak tanımladığı fiillere ilişkin somut iddialar mevcut olduğu halde soruşturma eksik bırakılmışsa, işte o durumda KYOK kararına itiraz etmek hem hukuki hem de gerekli bir hak arama yöntemidir.
Nitekim Yargıtay 11. Ceza Dairesinin 06.01.2025 tarihli, 2024/4026 Esas ve 2025/80 Karar sayılı kararında da benzer bir yaklaşım benimsenmiştir. Söz konusu kararda, dolandırıcılık ve belgede sahtecilik iddiaları bakımından taraflar arasındaki uyuşmazlığın yalnızca “hukuki ihtilaf” olarak değerlendirilip KYOK kararı verilmesi yeterli görülmemiş; ilgili icra ve hukuk dosyalarının getirtilmesi, şirket yetkililerinin ve şüphelilerin dinlenmesi, yetki ve imza durumunun araştırılması, gerekirse belge üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılması gerektiği belirtilmiştir. Yargıtay, bu araştırmalar yapılmadan verilen KYOK kararına karşı yapılan itirazın reddedilmesini eksik soruşturma nedeniyle hukuka aykırı bulmuştur. Bu karar, her özel hukuk uyuşmazlığının ceza soruşturmasına dönüşmeyeceğini; ancak sahtecilik ve dolandırıcılık gibi somut suç iddiaları varsa savcılığın “hukuki ihtilaf” gerekçesiyle dosyayı kapatmadan önce gerekli araştırmaları yapmak zorunda olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.
Hukuki mücadelede güçlü dilekçe, uzun dilekçe değildir. Güçlü dilekçe; süreyi doğru gösteren, merciyi doğru belirleyen, olayı sade anlatan, kararın hatasını erken ortaya koyan, eksik soruşturma işlemlerini somutlaştıran ve talebini açıkça kuran dilekçedir.
Unutulmamalıdır ki ceza muhakemesinde kanun yollarının amacı yalnızca verilen kararları değiştirmek değil, maddi gerçeğe ulaşılmasını sağlamaktır. Bu nedenle itiraz hakkı, sırf şekli bir başvuru yolu değil; soruşturmanın eksik bırakıldığı durumlarda hukuk devletinin denetim mekanizmalarından biridir. Ancak bu hakkın etkili kullanılabilmesi, sürelere uyulmasına, doğru mercie başvurulmasına ve somut gerekçeler ileri sürülmesine bağlıdır.
Bu nedenle herkes kendi hukuki mücadelesini verirken şu dört soruya cevap aramalıdır:
Birincisi, bu karara karşı itiraz sürem kaç gündür?
İkincisi, itirazı hangi mercie sunmam gerekir?
Üçüncüsü, kararın hangi kısmı hatalıdır?
Dördüncüsü, hangi deliller toplanırsa sonuç değişebilir?
Bu dört sorunun cevabı verilmeden yazılan dilekçe, çoğu zaman yalnız yakınma metni olarak kalır. Oysa hukukta yakınmak yetmez; hak aramak gerekir. Hak aramak da tek başına yeterli değildir. Hak arayan kişi, iddiasını delile dayandırmalı, başvurusunu takip etmeli ve dosyada görünür kılmalıdır.
Halk arasında söylenen “akıllı deliyi konuşturur” sözü, hukuk bakımından da karşılığı olan bir sözdür. Hukukta konuşması gereken kişi yalnız taraf değildir; belge konuşmalıdır, tanık konuşmalıdır, kayıt konuşmalıdır, bilirkişi raporu konuşmalıdır. Boş, soyut ve delilsiz savunma gerçek anlamda savunma değildir. Savunmanın ve itirazın gücü, dayandığı delilden gelir.
Hikâyeler çoktur; fakat hukuk hikâye değil, ispat ister. Bir olayın dosyada karşılık bulabilmesi için o olayı taşıyacak aktörlere ihtiyaç vardır. Hukukta bu aktörlerin en önemlilerinden biri tanık delilidir. Tanık anlatımı, belge, kamera kaydı, yazışma, bilirkişi incelemesi ve resmi kayıtlarla birlikte değerlendirildiğinde iddia soyut olmaktan çıkar, dosyada denetlenebilir hale gelir. Bu nedenle etkili bir itiraz dilekçesi, yalnız “haksızlığa uğradım” diyen metin değil; “şu deliller toplanırsa maddi gerçek ortaya çıkacaktır” diyebilen metindir. Unutulmamalıdır ki ceza muhakemesinde iddiayı ileri süren değil, iddiasını ispatlayabilen kişi sonuca ulaşabilir.
Sonuç olarak, hak aramak yalnız mahkemeye gitmek değildir. Hak aramak, doğru zamanda doğru dilekçeyi doğru mercie vermektir. Süresi içinde yapılan basit bir itiraz, kimi zaman yıllar sürecek hak kayıplarını önleyebilir. Süresi kaçırılan bir işlem ise haklı kişiyi haksız duruma düşürebilir.
Bu nedenle yurttaşların kendilerine gelen her tebligatı ciddiye alması, süreleri kaçırmaması ve gerektiğinde hukuki yardım alması yaşamsal önemdedir. Çünkü hukuk düzeninde susmak çoğu zaman kabul etmek gibi sonuç doğurur. İtiraz etmek ise yalnız bir dilekçe vermek değil; hakkın, delilin ve hukuki mücadelenin hâlâ takip edildiğini göstermektir.

Cumhuriyetin İkinci Yüzyılında      Hukuk, Barış ve Demokratik Cumhuriyet                               Av. İsmail DUYGU...
17/05/2026

Cumhuriyetin İkinci Yüzyılında
Hukuk, Barış ve Demokratik Cumhuriyet

Av. İsmail DUYGULU

“Demokrasiden ve Hukuktan Yanayız,
Darbelere Karşıyız!”

Bir ülkenin geleceği yalnızca sınırlarıyla değil, hukukuyla belirlenir. Çünkü sınırlar haritada çizilir; fakat bir toplumun birlikte yaşama iradesi, adalet duygusuyla kurulur. Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken Türkiye’nin önündeki temel mesele de tam burada düğümlenmektedir: Nasıl bir hukuk düzeniyle, nasıl bir toplum olarak yaşayacağız?
Bu soru yalnız siyasal iktidarların ya da parlamentoların değil; toplumun bütün kesimlerinin sorusudur. Baroların, üniversitelerin, sendikaların, gazetecilerin, gençlerin, kadınların ve en çok da yurttaşların sorusudur. Çünkü hukuk, yalnız mahkeme salonlarında uygulanan teknik kurallar bütünü değildir; aynı zamanda bir toplumun birbirine verdiği yaşama sözüdür.
Bu nedenle Antalya Barosu’nun yüz yılı, yalnız kurumsal bir geçmiş değil; savunmanın baskı, yıpratma ve yalnızlaştırma girişimleri karşısında ayakta kalma tarihidir. [ Antalya Barosu’nun kuruluş tarihine ilişkin ilk araştırmalar, Av. Ali Sanlı’nın Baro Başkanlığı döneminde, 1991 yılında yapılmış; Antalya Barosu arşivi ve Bakanlık arşivinin taranması sonucunda Baro’nun ilk kuruluş tarihinin 1926 yılı Mayıs ayının ilk haftası olduğu tespit edilmiştir.]
Bu satırların yazarı için de bu yürüyüş, dışarıdan izlenen bir tarih değildir. Antalya Barosu’nun yüz yıllık yürüyüşünün otuz yedi yılına bizzat tanıklık etmiş, bu mesleğin sevinçlerini, kırgınlıklarını, yalnızlıklarını ve direnç noktalarını yaşamış bir avukat olarak biliyorum ki, baroların tarihi yalnız başkanların, yönetimlerin ya da büyük davaların tarihi değildir. Bu tarih, çoğu zaman adı duyulmayan, alkışlanmayan, sessiz sedasız dosya taşıyan, duruşma bekleyen, müvekkilinin derdini kendi derdi bilen, adliye koridorlarında savunmayı ayakta tutmaya çalışan avukatların tarihidir.
Sessiz yürüyenlerin sesi çoğu zaman duyulmaz; oysa savunmanın gerçek omurgasını da çoğu zaman onlar oluşturur.
Cumhuriyet, kuruluş yıllarında büyük bir tarihsel kırılmayı temsil ediyordu. Saltanatın kaldırılması, yurttaşlık fikrinin gelişmesi, laik hukuk düzeninin inşası ve modern kurumların ortaya çıkışı önemli kazanımlardı. Ancak Cumhuriyet’in kuruluş paradigması aynı zamanda güçlü bir merkezileşme ve tekçilik anlayışını da beraberinde taşıdı. “Makbul vatandaş” tanımı dışında kalan farklı kimlikler, diller, inançlar ve toplumsal talepler uzun yıllar boyunca ya bastırıldı ya da yok sayıldı. Böylece hukuk, zaman zaman özgürleştirici olmaktan çok, devlet aklını koruyan bir güvenlik mekanizmasına dönüştü.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, hukuk ile demokrasi arasındaki ilişkinin sürekli gerilim altında yaşandığını göstermektedir. Antalya Barosu’nun 1926’dan bugüne uzanan tarihi, Türkiye’nin bütün kırılma anlarından geçmiştir. Tek parti dönemi, çok partili hayata geçiş, 27 Mayıs 1960 müdahalesi, 12 Mart 1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 askeri darbesi, 28 Şubat süreci, olağanüstü hâl rejimleri, 15 Temmuz darbe girişimi ve sonrasındaki güvenlikçi hukuk iklimi, yalnız siyasal kurumları değil savunma mesleğini de doğrudan etkilemiştir. Her darbe dönemi önce siyaset alanını, ardından basını, üniversiteyi, sendikaları ve nihayet savunmayı daraltmıştır. Çünkü savunma makamı ayaktaysa, hukuksuzluğun mutlaklaşması mümkün değildir. Bu nedenle Türkiye’nin demokrasi tarihi, aynı zamanda savunmanın darbelere, olağanüstü rejimlere ve hukukun araçsallaştırılmasına karşı verdiği var olma mücadelesinin tarihidir. Özellikle 12 Eylül 1980 askeri darbesi, yalnızca siyasal hayatı değil; toplumsal hafızayı da derinden etkiledi. Parlamento feshedildi, siyaset yasaklandı, işkence ve baskı yaygınlaştı; toplum korku ve sessizlik kültürüyle tanıştırıldı.
12 Eylül’ün en kalıcı mirası ise yalnızca 1982 Anayasası olmadı. Asıl miras, hukuk ile devlet arasındaki ilişkinin güvenlik merkezli biçimde yeniden kurulmasıydı. Yargı bağımsızlığının zayıflatıldığı, toplumun “tehdit” kavramı etrafında yönetildiği bu anlayış, sonraki yıllarda farklı biçimlerde varlığını sürdürdü. Bugün hâlâ Türkiye’de hukukun en temel sorunlarından biri, yurttaşın haklarını koruyan bir güvence sistemi olmaktan çok, devlet reflekslerinin bir uzantısı gibi çalıştırılmasıdır.
Oysa hukuk, korkunun değil güvenin kurumu olmak zorundadır.
Tam da bu nedenle Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında en temel ihtiyaç, demokratik cumhuriyet fikrinin yeniden düşünülmesidir. Demokratik cumhuriyet; yalnızca seçim yapılan bir rejim değildir. Aynı zamanda çoğulculuğun, ifade özgürlüğünün, eşit yurttaşlığın ve hukuk devletinin güvence altına alındığı bir toplumsal sözleşmedir. Yurttaşların kimlikleri nedeniyle dışlanmadığı; farklılıkların tehdit değil zenginlik olarak görüldüğü bir ortak yaşam modelidir.
Bugün Türkiye’de “barış” kavramı çoğu zaman yalnızca çatışmasızlık üzerinden tartışılıyor. Oysa gerçek barış, yalnız silahların susması değildir. Barış; insanların korkmadan konuşabildiği, düşüncelerini ifade edebildiği, hukuk önünde eşit hissedebildiği bir toplumsal zemindir. Çünkü hukuk sustuğunda yalnız mahkemeler değil, toplumun vicdanı da susar.
Bu nedenle demokratik cumhuriyet fikri ile barış düşüncesi birbirinden ayrılamaz. Eşit yurttaşlık olmadan barış kurulamaz; hukuk devleti olmadan da eşit yurttaşlık korunamaz. Kürt meselesi, ifade özgürlüğü, yerel demokrasi, kadın hakları, ekolojik kriz, inanç özgürlüğü ve toplumsal adalet gibi meseleler, birbirinden bağımsız değil; aynı demokratikleşme sorununun parçalarıdır.
Nitekim son yıllarda dünya ölçeğinde yaşanan gelişmeler de bize bunu göstermektedir. Güvenlikçi siyaset dili güçlendikçe hukuk daralmakta; toplumlar kutuplaşmakta; demokrasi yalnızca sandığa indirgenmektedir. Türkiye’de de benzer bir süreç yaşanmaktadır. Barış talebinin kriminalize edilmesi, eleştirel düşüncenin baskı altına alınması, hukukun siyasallaşması ve ifade özgürlüğünün daraltılması, demokratik toplum fikrini zedelemektedir.
İşte tam bu noktada baroların tarihsel rolü yeniden önem kazanmaktadır.
Barolar yalnızca meslek kuruluşları değildir. Savunmanın örgütlü hafızasıdır. Yurttaşın hukuk karşısındaki son güvencesidir. Çünkü savunma olmadan adalet olmaz. Avukatın sustuğu yerde toplum da susar. Hukukun gerçek anlamı, yalnız iddia ve hükümde değil; savunmanın varlığında ortaya çıkar.
Bugün savunma makamına ve kamusal itiraza yönelen baskılar yalnız ceza soruşturmaları, disiplin tehditleri ya da mahkeme salonlarındaki müdahalelerle sınırlı değildir. Giderek daha görünür hâle gelen bir başka yöntem de, kamu yararına konuşanları, hak arayanları, gazetecileri, siyasal aktörleri, çevre savunucularını ve avukatları yıpratmaya dönük yargısal süreçlerdir.
Dünyada “SLAPP” [ SLAPP, Strategic Lawsuits Against Public Participation ifadesinin kısaltmasıdır. Türkçede “kamusal katılıma karşı stratejik dava” olarak kullanılmaktadır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin CM/Rec(2024)2 sayılı Tavsiye Kararı, SLAPP davalarını kamu yararına katılımı, eleştiriyi ve ifade özgürlüğünü yıldırma veya susturma amacı taşıyan kötüye kullanılmış yargısal süreçler olarak tanımlar. Avrupa Birliği’nin 2024/1069 sayılı Direktifi de gazeteciler, insan hakları savunucuları ve kamusal tartışmaya katılan kişilerin açıkça dayanaksız veya kötüye kullanılmış yargı süreçlerine karşı korunmasını öngörmektedir. Ayrıca bkz. Mekânda Adalet Derneği, Çevre İhtilaflarında SLAPP: Kamu Katılımına Karşı Stratejik Dava, 2023.] olarak adlandırılan bu davalarda amaç, çoğu zaman bir hakkı gerçekten korumaktan çok; kişiyi yargı sürecinin kendisiyle yormak, ekonomik olarak zorlamak, itibarsızlaştırmak ve kamusal alandan çekilmeye zorlamaktır.
Bu bakımdan SLAPP yalnız özel şirketlerin çevre, kent, emek ya da tüketici hakları savunucularına karşı açtığı yüksek tazminat davalarında görülmez. Hukuk devletinin zayıfladığı dönemlerde, ceza soruşturmaları ve kamu davaları da toplumsal muhalefeti, siyasal rekabeti ve savunma faaliyetini baskı altında tutmanın aracına dönüşmektedir. Ergenekon ve Balyoz gibi geçmiş dönemin kitlesel siyasal yargılamaları ile bugün siyasal aktörler, belediye başkanları, gazeteciler, avukatlar ve hak savunucuları hakkında yürütülen birçok dava, bu yönüyle “yargısal taciz” ve “stratejik yıldırma” tartışmasının içinde değerlendirilmelidir.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davalar da bu tartışmanın güncel örneklerinden biridir. Bir siyasal aktör hakkında yürütülen yargısal süreçler, seçme ve seçilme hakkı, ifade özgürlüğü ve demokratik temsil üzerinde caydırıcı sonuçlar doğuruyorsa, burada artık yalnız klasik ceza muhakemesi değil; kamusal katılıma karşı stratejik yargısal müdahale meselesi de gündeme gelir.
Bu tür süreçlerin, hak savunucularını yalnız yargısal baskıyla değil; ekonomik yıpratma, itibarsızlaştırma ve kamusal alandan çekilmeye zorlama etkisiyle baskı altına aldığı açıkça görülmektedir.
Avukatlar bakımından da benzer bir yıpratma mekanizması işlemektedir. Avukatın hak araması, ücretini talep etmesi, müvekkiliyle yaptığı sözleşmeye dayanması ya da savunma faaliyeti yürütmesi kimi zaman suç, haksız kazanç ya da mesleki kötülük gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Oysa avukatlık yalnız “kutsallık” söylemiyle taşınabilecek soyut bir ideal değildir. Avukatlık Kanunu’nun 34. maddesinde yer alan “kutsallık” vurgusu, savunmanın toplumsal önemini ifade etmek bakımından değerlidir; ancak bu ifade, avukatın emeğini görünmez kılan, ücret hakkını tartışmalı hâle getiren ya da mesleği fedakârlık mitine hapseden bir anlayışa dönüştürülmemelidir. Avukatlık aynı zamanda bir emek işidir; bürosu, gideri, riski, zamanı, zihinsel yükü ve ekonomik karşılığı olan bir meslektir.
Bu nedenle savunmanın güçlenmesi, yalnız avukatlığın “kutsal” olduğunun tekrarlanmasıyla değil; avukatlık emeğinin korunması, meslek mensuplarının ekonomik ve sosyal güvencelerinin tanınması, ücret hakkının suçlaştırılmaması ve mesleğe sendikal bir bakışın geliştirilmesiyle mümkündür. Avukatlık bir yandan kamu hizmeti, diğer yandan serbest meslek olarak tanımlandığı için bıçak sırtı bir denge üzerinde durmaktadır. Bu denge doğru kurulmadığında, özellikle genç avukatlar, bağımsız çalışan meslektaşlar ve ekonomik baskı altındaki savunma emekçileri sistem içinde öğütülmektedir. Baroların görevi, bu süreçlerde meslektaşlarının uzağında durmak değil; savunma emeğinin, meslek onurunun ve avukatın hak arama özgürlüğünün arkasında açıkça durmaktır.
Antalya’nın hukuk hafızasında, savunma faaliyetinin soruşturma ve dava baskısı altında yıpratıldığı acı örnekler de vardır. Osman Şanal’ın Antalya’da görev yaptığı dönemde yürütülen bazı soruşturma pratikleri, savunma hakkı, avukatlık mesleği ve yargı etiği bakımından uzun süre tartışılan örnekler arasında yer almıştır.
Nitekim daha sonra yargı kararlarına da yansıdığı üzere, avukatlık faaliyetinden doğan ya da avukatlık görevi sırasında işlendiği iddia edilen eylemler bakımından Avukatlık Kanunu’nun öngördüğü izin mekanizması, savunma mesleğinin kurumsal güvencesidir. Bu güvence, avukata ayrıcalık tanımak için değil; savunmanın ceza tehdidiyle baskı altına alınmasını önlemek için vardır. Bir avukat hakkında, daha önce soruşturulmuş ya da yargısal denetime konu edilmiş olayların yeniden ve farklı suç vasıflarıyla dava konusu edilmesi; yalnız bireysel mağduriyet yaratmaz, savunma mesleğinin tamamı üzerinde caydırıcı etki doğurur. Bu nedenle bu tür süreçler, yalnız geçmişte kalmış kişisel haksızlıklar olarak değil; savunmanın bağımsızlığını, hukuki güvenliği ve adil yargılanma hakkını ilgilendiren yapısal sorunlar olarak değerlendirilmelidir.
Bu yazının yazarı hakkında yürütülen soruşturma ve dava süreçleri de, savunma faaliyetinin baskı altına alınmasının ve avukatın mesleki varlığının yıpratılmasının kişisel olarak yaşanmış örneklerinden biridir. Bu nedenle Antalya Barosu’nun yüz yılı yalnız gurur duyulacak törenlerin tarihi değildir; aynı zamanda savunma makamına yönelen saldırıları, kumpasları, SLAPP niteliğindeki yıpratma süreçlerini ve meslektaş dayanışmasının eksik kaldığı anları da hatırlama sorumluluğudur.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin önünde iki yol bulunmaktadır.
Birincisi; güvenlik merkezli, tekçi, farklılıkları tehdit olarak gören ve hukuku devlet reflekslerinin aracı hâline getiren eski yolun devamıdır.
İkincisi ise; çoğulculuğu esas alan, eşit yurttaşlığı güçlendiren, ifade özgürlüğünü koruyan, yerel demokrasiyi geliştiren ve hukuku toplumsal barışın temeli hâline getiren demokratik cumhuriyet yoludur.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey tam da budur:
Korkuyla değil hukukla yönetilen bir ülke.
Sessizlikle değil sözle büyüyen bir toplum.
İnkârla değil eşitlikle güçlenen bir cumhuriyet.
Çünkü gerçek güç, farklılıkları bastırmakta değil; birlikte yaşama iradesini koruyabilmektedir.
Antalya Barosu’nun yüz yıllık yürüyüşü bize tam da bunu hatırlatıyor:
Bir kentte baro varsa, orada hâlâ itiraz vardır.
İtiraz varsa, hâlâ umut vardır.
Ve umut varsa, demokratik cumhuriyet fikri de yaşamaya devam ediyor demektir.

17/04/2026

Dul ve Yetim Aylıkları Neden Kesiliyor?
Boşanılan Eşle Fiilî Birlikte Yaşama İddiası Karşısında Hak Sahiplerinin Hukuki Konumu
Av. İsmail DUYGULU
Sosyal güvenlik hukuku, yalnızca teknik kurallardan ibaret bir alan değildir. Aynı zamanda insan hayatının en kırılgan anlarına temas eden bir güvence sistemidir. Eşini, anne ya da babasını kaybetmiş kişilere bağlanan dul ve yetim aylıkları da bu sistemin en önemli koruma mekanizmalarından biridir. Ne var ki son yıllarda, bu aylıkları alan birçok kişi, Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından “boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı” iddiasıyla aylığının kesildiğini ve hatta geçmişe dönük çok yüksek tutarlarda borç çıkarıldığını öğrenmektedir. Bu işlemler yalnız ekonomik sonuç doğurmamakta, çoğu zaman hak sahiplerini ağır bir psikolojik ve sosyal baskı altına da sokmaktadır. Hak sahipleri hakkında aylık kesme ve borçlandırma işlemi tesis edilmesine rağmen, buna karşılık resmî adres kayıtları, abonelikler, banka ödemeleri ve taraf beyanları, çoğu durumda bağımsız bir yaşam düzenine işaret etmektedir.
Sosyal güvenlik hakkı, yalnızca kanuni bir düzenleme alanı olmayıp, aynı zamanda anayasal ve uluslararası güvencelere bağlanmış temel bir haktır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde yer alan sosyal hukuk devleti ilkesi ile 60. maddesinde düzenlenen “herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğu” yönündeki hüküm birlikte değerlendirildiğinde, devletin, emekçilerin geride kalan eş ve çocuklarını sosyal risklere karşı koruma yönünde pozitif yükümlülüğü bulunduğu açıktır. Bu yükümlülük, yalnız pasif bir koruma değil; aynı zamanda sosyal güvenlik haklarının keyfi müdahalelere karşı etkin biçimde korunmasını da içerir. Aynı şekilde Anayasa’nın 5. maddesi uyarınca devletin temel amaç ve görevleri arasında, kişinin maddi ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamak da yer almaktadır.
Bu anayasal çerçeve, uluslararası sözleşmelerle de güçlendirilmiştir. Türkiye’nin taraf olduğu Avrupa Sosyal Şartı’nın 12. maddesi sosyal güvenlik hakkını güvence altına almakta; Birleşmiş Milletler Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin 9. maddesi ise herkesin sosyal güvenlik hakkına sahip olduğunu açıkça düzenlemektedir. Bu düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, dul ve yetim aylıklarının yalnızca teknik bir idari işlem konusu olmadığı; aksine sosyal devlet ilkesinin somut yansıması olan temel bir hak olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu çerçevede, sosyal güvenlik hakkına yönelik sınırlamaların dar yorumlanması ve ölçülülük ilkesine uygun olması zorunludur.
Bu nedenle, boşanılan eşle fiilî birlikte yaşama iddiasına dayalı olarak aylık kesilmesi ve geriye dönük borç çıkarılması gibi ağır sonuçlar doğuran işlemlerin, dar yorumlanması; açık, somut ve denetlenebilir delillerle ortaya konulmayan iddialar üzerinden hak kaybına yol açılmaması, anayasal ve uluslararası yükümlülüklerin doğal bir gereğidir.
5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 56/2. maddesi, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen kişilerin gelir ve aylıklarının kesileceğini düzenler. Aynı Kanun’un 96. maddesi ise Kurumca yersiz yapıldığı kabul edilen ödemelerin geri alınmasına imkân tanır. İlk bakışta sistem basittir: Eğer kişi gerçekten boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşıyorsa, aylık kesilir ve yapılan ödemeler geri alınır. Ancak hukuki sorun tam da burada başlar. Çünkü uygulamada çoğu zaman sonuçtan başlanmakta, yani önce “birlikte yaşama” kabul edilmekte, sonra bu sonucu taşıyacak delil aranmaktadır. Oysa hukuk düzeninde olması gereken bunun tersidir. Önce fiilî birlikte yaşam olgusu, somut ve denetlenebilir delillerle ispatlanmalı; ancak bundan sonra aylık kesme ve geri alma rejimi devreye girmelidir. Bu yüzden 56/2. madde ile 96. madde arasındaki ilişki, basit bir idari takdir meselesi değil, sıkı bir ispat rejimi meselesidir. Kurum çoğu zaman basit bir denetmen raporuna dayanmakta; fakat bu raporun içeriğini, hangi adres ve tarihte neyin gözlemlendiğini, hangi komşu veya çevre beyanlarının alındığını ve borçlandırmanın hangi alt kalemlere dayandığını ortaya koyamamaktadır. Bu durumda, idarenin yalnız sonuç bildirip sonuca götüren muhakeme zincirini gizli bırakması, işlemi yargısal denetime elverişsiz hale getirmektedir.
Burada temel kavram, “fiilî birlikte yaşama”dır. Ne yazık ki bu kavram, uygulamada çoğu zaman hatalı genişletilmektedir. Bir kişinin boşandığı eşiyle zaman zaman görüşmesi, çocuklar ya da torunlar nedeniyle iletişimini sürdürmesi, aynı mahallede oturması veya çevre tarafından birlikte görülmesi, tek başına fiilî birlikte yaşama anlamına gelmez. Hukuken aranan şey, aynı hanede kurulan, süreklilik arz eden, yoğun ve dış dünyaya yansıyan ortak bir yaşam düzenidir. Bu nedenle fiilî birlikte yaşama kavramı, sosyal temasla, ailevi ilişkiyle veya insani destekle karıştırılamaz. Ailevi temas, hukuken ortak hane yaşamına dönüştürülemez. Aksi halde, boşanmış eşlerin çocukları üzerinden her türlü teması, doğrudan hak kaybına yol açan bir karineye dönüştürmek gerekir ki bu, ne sosyal güvenlik hukukunun koruyucu mantığıyla ne de hukuk devleti ilkesiyle bağdaşır.
Bu tür davalarda en sık karşılaşılan sorunlardan biri, denetmen raporlarına olduğundan fazla anlam yüklenmesidir. Oysa tek başına bir denetmen raporu, özellikle dayanakları açıklanmamışsa, hüküm kurmaya elverişli değildir. Bir raporun hukuki değer kazanabilmesi için, hangi olgulara dayandığının, bu olguların hangi yöntemle saptandığının ve bunların başka delillerle desteklenip desteklenmediğinin görülebilmesi gerekir. Sadece “birlikte yaşadığı tespit edilmiştir” şeklindeki genel bir ifade, kişinin aylığını kesmeye ve geçmişe dönük borç çıkarmaya yetmez. Kurumun ileri sürdüğü raporun ve bu rapora esas alınan tüm tespit, tutanak, saha gözlemi, komşu ve çevre beyanları ile diğer verilerin eksiksiz biçimde ortaya konulması gerekir. Bunun nedeni açıktır. İçeriği ve dayanağı açıklanmamış bir rapor, gerçekte bir ispat aracı değil, yalnızca sonuç cümlesi içeren bir idari kanaat belgesidir. Hukuk ise kanaatle değil, denetlenebilir veriyle çalışır.
Aynı şekilde komşu veya çevre beyanları da çoğu zaman yanlış anlaşılmaktadır. Mahallede birilerinin “gelip gidiyor”, “zaman zaman görülüyor” ya da “sanki birlikte yaşıyorlar” şeklindeki izlenimleri, hukuken yeterli delil sayılamaz. Çünkü bu tür beyanlar çoğu zaman gözleme değil, kanaate dayanır. Ayrıca kişinin hangi gün, hangi saat, hangi sıklıkta orada bulunduğu gibi hususlar net değildir. Bir başka ifadeyle, çevre anlatımları çoğu durumda izlenim üretir, ispat üretmez. Fiilî birlikte yaşama ise izlenimle değil, somut yaşam düzeniyle belirlenir. Bu nedenle mahkemeler, yerleşik içtihatlarında yalnız çevresel kanaatlere veya tek taraflı idari tespitlere dayanılarak bu sonuca varılamayacağını kabul etmektedir.
Nitekim yerleşik yargı içtihatlarında da bu husus açık biçimde ortaya konulmuştur. Antalya 1. İş Mahkemesi’nin 2014/476 Esas, 2017/350 Karar sayılı ilamında, yalnızca denetim raporuna ve çevresel beyanlara dayanılarak fiilî birlikte yaşam sonucuna varılamayacağı, bu sonucun somut ve destekleyici delillerle ortaya konulması gerektiği belirtilmiştir. Bu karar, Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi’nin 2017/2745 Esas, 2017/2348 Karar sayılı ilamı ile istinaf incelemesinden geçmiş; devamında Yargıtay 21. Hukuk Dairesi’nin 2018/320 Esas, 2018/3059 Karar sayılı ilamı ile de aynı hukuki yaklaşım teyit edilmiştir. Anılan karar zincirinde açıkça vurgulandığı üzere; adres kayıtları, yerleşim yeri belgeleri, abonelikler, banka hareketleri, zabıta araştırmaları ve tanık anlatımları gibi somut ve dış denetime açık verilerle desteklenmeyen tespitler, tek başına hüküm kurmaya elverişli değildir. Bu nedenle, fiilî birlikte yaşam olgusunun kabulü için çok yönlü, tutarlı ve birbirini doğrulayan bir delil yapısının bulunması zorunludur.
Bu noktada, fiilî yaşam düzenini gerçekten neyin gösterdiğine bakmak gerekir. Hukuki açıdan en güçlü deliller, hayatın günlük akışında kişinin bağımsızlığını gösteren maddi izlerdir. Resmî yerleşim yeri kayıtları, elektrik, su, doğalgaz ve internet abonelikleri, banka hesaplarından yapılan düzenli ödemeler, apartman aidatına ilişkin dekontlar ve benzeri belgeler, bir kişinin nerede ve nasıl yaşadığını en somut biçimde ortaya koyar. Hak sahibi adına düzenlenmiş su, elektrik, doğalgaz ve internet belgeleri ile banka hareketleri, hayatın olağan akışı içinde bağımsız bir konut düzeni kurulduğunu göstermekte ise, bunlara itibar etmek gerekir. Bu tür belgelerin gücü, yalnız bir kez sunulmalarından değil, birbirlerini doğrulamalarından gelir. Adres kaydı bir şeyi söyler, abonelikler onu destekler, banka ödemeleri ise günlük hayat düzeyinde teyit eder. İşte hukuk, tam da bu çok katmanlı uyumu arar.
Şehit gazi yakını sıfatı nedeniyle Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlükleri tarafından zaman zaman ziyaret edilen hak sahipleri, buna dair ziyaret kayıtlarını da mutlaka değerlendirmelidir. Bu durum ilk bakışta yalnızca ek bir delil gibi görünse de, gerçekte çok daha derin bir anlam taşır. Çünkü burada başka bir kamu otoritesi, düzenli ev ziyareti ve sosyal inceleme yoluyla kişinin fiilî yaşam koşullarını gözlemlemektedir. Eğer bu ziyaretlerde boşandığı eşle birlikte yaşandığına dair herhangi bir gözlem veya tespit yoksa, SGK’nın aynı dönem için ileri sürdüğü sonucun iyice tartışmalı hale gelmesi kaçınılmazdır. Başka bir ifadeyle, devletin bir birimi düzenli olarak eve gitmekte ve böyle bir durum saptamamakta; buna karşılık başka bir birim, dayanakları görünmeyen bir raporla tam tersi yönde sonuç çıkarmaktadır. Bu, yalnız delil zayıflığı değil, aynı zamanda kamu kayıtları arasındaki tutarsızlık sorunudur.
İspat yükünün kimde olduğu sorusu, bu davaların merkezindedir. Sosyal güvenlik hukukunda bu tür işlemler bakımından ispat yükü, aylığı kesen ve borç çıkaran idarededir. Kişiden, “birlikte yaşamadığını” soyut biçimde ispatlaması beklenemez. Elbette hak sahibi, bağımsız yaşam düzenini gösteren belgeleri sunar; ancak asıl yük, “fiilî birlikte yaşama vardır” sonucunu ileri süren Kurumdadır. Bu nedenle, ispat yükü tersine çevrilerek kişi savunma yapmaya zorlanamaz. Mahkeme kararlarının ortak çizgisi de budur: Fiilî birlikte yaşama olgusu, somut, açık, yoğun ve denetlenebilir delillerle ortaya konulamadığı sürece sigortalı aleyhine sonuç çıkarılamaz. Bu ilke, sosyal güvenlik hukukunun koruyucu niteliğiyle de uyumludur. Zira burada tartışılan şey sıradan bir özel hukuk ilişkisi değil, kişinin geçim kaynağına ve yaşam hakkına yakın sonuçlar doğuran bir sosyal güvenlik hakkıdır. Bu yüzden şüphe halinde sigortalı lehine yorum yapılması, yalnız bir içtihat tercihi değil, aynı zamanda sosyal devlet ilkesinin doğal sonucudur.
Dul ve yetim aylığı alan kişiler açısından buradan çıkan sonuç açıktır: Hak sahibi olmak tek başına yeterli değildir; bu hakkın idari müdahale karşısında korunabilmesi için yaşam düzeninin belgeyle desteklenmesi gerekir. Adres kayıtlarının güncel tutulması, aboneliklerin kendi adlarına olması, banka ödemelerinin izlenebilir biçimde yapılması, aidat ve benzeri giderlerin kayıt altına alınması bu nedenle önem taşır. Çünkü sosyal güvenlik hukukunda haklı olmak ile haklılığın ispatlanabilir olması her zaman aynı şey değildir. Uygulamada pek çok mağduriyet, kişinin gerçekten haklı olmasına rağmen bunu belgeleyememesi veya idarenin işlemini zamanında ve doğru biçimde yargı denetimine taşıyamamasından kaynaklanır. Kuruma süresinde başvuru yapılması, kurum cevabının alınması, ardından görevli iş mahkemesinde tespit, iptal ve alacak taleplerinin birlikte ileri sürülmesi, doğru bir hukuki stratejidir. Ayrıca adli yardım ve tedbir taleplerinin aynı dilekçede açıkça kurulmuş olması, sosyal güvenlik davalarının gerçek hayat etkisini dikkate alan bütünlüklü bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Sonuç olarak, boşanılan eşle fiilî birlikte yaşama iddiasına dayalı aylık kesme ve borçlandırma işlemleri, uygulamada sık karşılaşılsa da, hukuken ancak sıkı bir ispat rejimi içinde ayakta kalabilir. Kurumun yalnızca bir sonuca ulaşmış olması yeterli değildir; o sonucun hangi olgulara, hangi delillere ve hangi muhakeme zincirine dayandığını açıkça göstermesi gerekir. Denetlenebilir delilden yoksun, çevresel kanaatlere dayalı, resmî kayıtlarla doğrulanmayan veya başka kamu kurumlarının verileriyle çelişen idari işlemler, hukuk devleti ilkesine uygun kabul edilemez. Dul ve yetim aylığı alan kişilerin dikkat etmesi gereken en önemli husus da budur: Sosyal güvenlik hakkı güçlü bir haktır; ancak bu hakkın korunması, çoğu zaman, günlük yaşamın maddi ve resmî izlerinin dikkatle saklanmasına bağlıdır. Hukuk, sonunda çoğu zaman gerçeğe ulaşır; fakat gerçeğe giden yol, belgesiz değil, delille yürünür. Bu yaklaşım, yalnızca kanuni bir yorum tercihi değil; aynı zamanda sosyal devlet ilkesinin ve uluslararası yükümlülüklerin gereğidir.

Address

MELTEM MH. , MELTEM Bulvari, NO:18B ANTALYASPOR SİTESİ, A2 BLOK, K:14 D:28
Antalya
07030

Opening Hours

Monday 08:30 - 18:30
Tuesday 08:30 - 18:30
Wednesday 08:30 - 18:30
Thursday 08:30 - 18:30
Friday 08:30 - 18:30

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Duygulu Avukatlik Bürosu posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to Duygulu Avukatlik Bürosu:

Shortcuts

Share